Güven Sendromu

Güven ve saygı sosyal yaşamda yaşamın olmazsa olmaz unsurlarındandır. Güvensizliğin ve saygısızlığın başladığı yerde iyi bir ilişkiden, mutluluktan söz edilemez. Bir kere güveninizi kaybettiniz mi onu geri kazanmak çok zordur. Güvensizlik; saygısızlığı, nefreti ve çatışmayı doğurur.

Ülkemizin eğitim sisteminden şikâyet ederken “eskiden köy enstitüleri, öğretmen okulları vardı.” gibi cümlelerle başlayarak o günün öğretmenleriyle bugünün öğretmenlerini sürekli kıyaslarız. Geçmişte öğretmenlere karşı duyulan güven ve saygı “eti senin kemiği benim” cümlesiyle ifade edilirken bugün çocuğumuzun öğretmeni ile arasında yaşadığı en küçük tartışmada bile “çocuğumun psikolojisini bozuyorsunuz.” diyerek öğretmenin, idarecinin karşısına dikiliyoruz. Hatta bazılarımız konuyu o kadar ileriye taşıyorlar ki adliyenin yolunu tutuyor. Kimileride okul değiştirecek kadar ileri gidiyor.

90’lı yılların ortalarından sonra çıkarılan yasa ve yönetmeliklerle önce lise mezunları ardından iki yıllık yüksek öğretim mezunları “vekil öğretmen” olarak atandığı, dört yıllık eğitim görmüş öğrencilerinde “öğretmen” olarak kadroya alındığı ülkemizde bu meslek değersizleştirilmiştir. Eğitim ve öğretim konusunda tecrübesi olmayan değişik mesleklerden bu öğretmenler Anadolu’nun dört bir tarafında göreve başlatılmıştır.

Daha düne kadar herhangi bir sınava katılacak öğrencilerin ‘yüz binlerce öğrencinin arasından acaba sıra bana gelir mi?’ kuşku ve endişelerini, ‘sızdırılan, çalınan sorulardan sonra acaba sıra bana gelir mi?’ şeklinde artan kuşkular etkilenmiştir.

Milyar dolarların vatandaşın cebinden sömürüldüğü “dershanecilik sektörü” başlı başına ayrı bir muamma olmuştur. Öğrencilere eğitim ve öğretimden ziyade sınav pratiği veren bu kurumlar yüzünden piyasadaki en iyi öğretmenleri yüksek maaşlarla kendi bünyesinde toplamış, yöneticilerin beğenmediği bir çok öğretmende Milli Eğitim Bakanlığı bünyesindeki okullarda kalmıştır. Eğitim ve öğretim konusunda yeterince bilgili, donanımlı olmayan, tembelliğe alışan mesleğini maaşa endeksleyen bir çok öğretmende işin içinden sıyrılmayı bilmiştir. Öğrencisi olan her veli çok iyi bilir ki okulda ki öğretmenler başarısızlıklarını dershaneye bağlamış, “çocuğunuzun durumu çok iyi ama dershaneye göndermediğinizin için başarılı olamadı.”, “çocuğunuz başarılı olacak, onu mutlaka dershaneye gönderin.” şeklindeki serzenişlerine bir çoğunuz şahit olmuştur.

Geçmiş yıllarda hakimler ve savcılar, toplum düzeninin kurulmasında ve adaletin dağıtılmasında temel taşı olmuşlardır. Hakim ve savcılar bir il veya ilçede en üst düzey bürokratlardandı. Hakim veya savcı karşısında konuşan vatandaş hiçbir suçu ve hatta davası olmasa bile önünü ilikler, şapkasını çıkartır, çok dikkatli konuşma ihtiyacı hissederdi.  “geç gelen adalet, adalet değildir.” Sözünü hafızasına kazıyan vatandaş yıllarca ve hatta bir çoğunun sonucunu bile görmeden öldüğü günümüzde çoğu yargı ve yargı sistemine güvenmemekte, sürekli şüphe duymaktadır.

Hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti günümüzde her gelen siyasi idare yargı düzeninin yasaların zamanla orasını burasını çekiştirip, değiştirerek siyasi ihtiyaçlarına göre şekillendirilmesi istisnalar karmaşası haline dönüşen bir hukuk sistemi getirdi. Bağımsız olması gereken hakimlerimiz ve savcılarımız üzerinde siyasi bir baskı kurmaya, çamur atıp tehdit etmeye cüret etmeye çalışan bazı kesimler yargı üzerinde bu kadar oyunlar oynanmayacağını, kendileri adalet aradığında tuttukları dalın ellerinde kalacağı unutulmamalıdır.

Geçmiş zamanda tüm anne ve babaların çocukları ile kurduğu hayallerin başında doktorluk gelirdi. Doktora giden hasta, doktorun “yap” dediğini yapmasa dahi “yaptım” diye yalan söyleyecek kadar çekingen davranması doktora olan saygısından dolayıydı. Bugün doktora gitsek bile internet sayesinde doktordan çok doktoruz. Doktorun yazdığı ilaçtan çok kendi istediğimiz ilaçları da yazmasını istiyoruz. Bazı doktorlara ilaç yazmadı diye doktoru döven hasta yakını sayısının da az olmadığını görüyoruz. Eskiden sayısı az da olsa eczaneye giderken büyüklerimiz önlerini iliklerdi. Çocuk yaşta bir çoğumuz bu beyaz önlüklü eczacıyı karşımızda gördüğümüzde onları doktor zannederdik. Hele eczanenin arkasında laboratuara dönüştürülmüş gizemli yeri keşfetmeye çalışırdık. Bir çok ilaç hazır gelse de, bazıları bu laboratuarda eczacı tarafından üretilirdi. Mesleğinin erbabı olup olmadığı bile yaptığı ilaçlardan anlaşılırdı. Günümüzde her sokak başında mantar gibi çoğalan eczanelerimizde artık laboratuar bulmak zor. Çoğu beyaz önlük bile giymiyor. Yaptıkları tek şey, hepsi fabrikadan gelen ilaçları barkot makinesine okutmak, yani tamamen ticaret. Yani al sat olayı. İleriki yıllarda süper marketler gibi süper eczaneler açılırsa hiç şaşırmayın.

Çok eski yıllarda vatandaşlar ilçesine, köyüne, mahallesine gelen siyasetçileri büyük hürmet ve saygıyla karşılardı, onları oturtacak yer bulamazlardı. Gazetelerin çok az satıldığı, televizyonun olmadığı o yıllarda siyasetçilerin sözü vali gibi itibar görür, güvenilirdi. Zaten onlarda yapamayacakları şeyleri, yerine getiremeyecekleri sözleri vermekten sürekli kaçınırlardı. Siyasette güven, saygı etik her zaman ön planda tutunmaya çalışılırdı. Eleştiriler, hamleler edep ve adapla yapılırdı.

Bugünün Türkiye’sinde geriye ne kaldı dersiniz. Saygı ve güvensizlik diz boyu. Yalanın biri bin para. Siyasi ahlak çökmüş, koca koca siyasiler bu ülkeyi yöneten ve yönetecek olan idarelerin televizyon karşısında ettiği sözler, kullandığı cümlelerin, kelimelerin bazılarını argo sözlüklerde bile bulmak zor. Bu liderlerin hareketlerini ve sözlerini televizyonlar sansürsüz yayınlasa TV kanallarının tamamı inanın RTÜK kesinlikle kapatırdı. Her türlü tekvando, judo, boks ve güreş taktiklerini her gün ana haberlerde izliyoruz. En edepsiz sözcüklerin üzerine bip sesi konsada ne dediği çoğu zaman dudak işaretlerinden ve cümlenin gelişinden anlaşılıyor.

Yerel seçimlere iki buçuk ay kala dahi siyasi partilerin bir kısmı seçimlere endekslenip çalışacağına “yolsuzluk, rüşvet, hırsızlık, para aklama vs.” gibi konuları derinleştirip açığa kavuşturmak için mücadele ederken diğer yandan iktidar sahipleri de bunların üstünü bir şekilde kapatabilmek için direniyor.  Düne kadar bağımsız olan yargı bir anda bağımlı hale geldiği öne sürülüyor. Hukuk sistemi çekiştirile çekiştirile inceleniyor. Bazı hakim ve savcılar yetmezmiş gibi daha düne kadar kahraman ilan edilip maaşla ödüllendirilen polisler dahi çete olmakla suçlanıp görev yerleri değiştiriliyor. Bu siyasi çıkar savaşında kim haklı çıkar, kim kazanır bilinmez ama bekleyip göreceğiz.
Saygı ve güvensizliğin gereği bu kulvarda dahi seçimin son günlerinde siyasiler kapınıza dayandığında onların kalabalıklarına, arabalarının markalarına, giydikleri elbiselere değil sadece gözlerinin içine bakın. Bir gece de sıralanmış kaynağı, planı gerçekleştirilebilirliği belli olmayan onlarca vaade kanmayın. Az, öz, akıllı, mantıklı, gerekli projeler sunan siyasilere daha çok güvenin. Kısacası, oy verirken adaya değil, partiye değil elinde halka yararlı projesi olanlara itibar edin…

Yaşadığımız dünyanın gün geçtikçe yozlaştığından şikayet ederiz ya, aslında yozlaşan dünyamızdan çok toplumun içerisindeki değer yargılarımızdır.
Giderek tüm dünyaya hakim olan kapitalist yaşam tarzı toplum içerisindeki bireyleri, yetenekleri ve yetkinliklerine göre değil, ekonomik büyüklüklerine göre sınıflandırmayı dayatıyor

Sakın bunu unutmayın.


YORUM EKLE
YORUMLAR
ali veli
ali veli - 5 yıl Önce

süper bir görüş tebrik ederim

OĞUZ GÜNEY
OĞUZ GÜNEY - 5 yıl Önce

canim kardeşi̇m, vefatini çok geçöğrendi̇m. toprağin bol olsun. ni̇jer hn her dai̇m yaninzizdayiz.

Mustafa madran
Mustafa madran - 4 yıl Önce

ruhun şaad olsun hemşerim.seni çok sevmiştim.

banner150

banner130