İnsan iki ayak üzerine dikildi ve elleri boşta kaldı. Boşta
kalan elleriyle doğayı kendi lehine değiştirmeye başladı ve böylece başlamış
oldu insanlığın serüveni. Önce taştan aletler yaptı, sonrasında avladığı
hayvanların derilerinden giysiler. Ağaç dallarından basit barınaklar yaptı.
Doğadaki bir takım nesnelerin biçimini kendi yaşamını kolaylaştırmak için
değiştirdi.
Bunları yaparken el becerisi gelişti. El becerisinin
gelişimi, beyninin gelişimini hızlandırdı. Beyni hem hacim olarak büyüdü, hem
de fonksiyonel olarak gelişti.
Doğadaki nesneleri gözlemlemeye başlayan insan nesnelere,
olgulara neden-sonuç ilişkilerinin ötesinde anlamlar yükledi. Başlangıçta
doğayı anlamaya çabalamak yerine kendince anlamlandırmaya çalıştı. Zihninde
tasarladı, soyutladı doğayı. Bunun zorunlu sonucu olarak doğaüstü güçlerin
varlığı sonucuna ulaştı. Çok uzun bir dönem doğadaki olguları, doğaüstü
güçlerle açıkladı. Binlerce yıl boyunca insanın sanrılarıyla gerçekler
birbirine karıştı.
Milattan önce 6. yy. da Milet’te
bir ışık yandı. Milet’li düşünürler dinsel bakış açısını bir yana bırakıp
doğaya nesnel olarak baktılar. Doğadaki nesnelere ve olgulara diyalektik bakış
açısıyla yaklaştılar. Maddenin iç dinamiklerine yönelip pozitif bilimlerin
temellerini attılar. Bilimin bin yılların ön yargılarından kurtulmasıyla
birlikte insan beyni zincirlerinden kurtuldu.
Doğayı anlama çabası, insanın doğa
karşısında kendini konumlandırma çabasının bir sonucudur. Doğanın ürünü olan
insan kendini seçilmiş, özel olarak yaratılmış varlık olarak algılamayı sever
ve benimser. Bu durum üstün bir varlığın bir yaratıcının varlığının kabulünü
zorunlu kılar. Bilim bu zorunluluğu ortadan kaldırır. Maddi evrende bir yer
sağlar insana. Bu yer yapısına var oluşuna uygundur.
Maddenin temel niteliği
değişimdir. Bu değişim sürecinde daha karmaşık yapılar ortaya çıkar. Bilinen
evrendeki en karmaşık yapı insan beynidir. Bilimsel düşünce de insan beyninin
üstün ürünüdür. İnsanın sanatla başlayan insanlaşma süreci bilimle en üst
düzeye ulaşmıştır. İnsan doğanın bilgisine ulaştığı gibi kendi varlığını gerçek
yerine konumlandırmıştır.
İnsanlık ikinci aydınlanmayı
Avrupa’da yaşamıştır. Rönesansla başlayan süreç 19.yy. da zirveye ulaşmıştır.
Bu süreç maddeyi, canlılığı ve toplumsal yapıyı algılamamızı sağlayan üç dehayı
ortaya çıkarmıştır. Maddeyi anlamak ve bilmek antik dönem düşünürlerinden
Newton’a kadar bir çok bilim insanının ortak çabasıdır. Ancak madde ve
enerjinin aynılığını ortaya koyan Einstein fiziğin zirvesidir. Benzer biçimde
Darwin basit organik bileşiklerden başlayarak insana kadar gelen evrim sürecini
ortaya koyarak canlılığın maddenin iç dinamiklerinin bir sonucu olduğunu
algılamamızı sağlamıştır. Toplumların değişimi ve gelişimi sürecini
başlangıçtan zamanına değin Marx ortaya koymuştur. Aynı zamanda gelecekteki
sürecin dinamiklerini de tarihsel süreci belirleyen zorunlulukları saptayarak
öngörmüştür.
Günümüze değin bilimsel çalışmalar
sayesinde doğanın sırları büyük oranda ortaya çıkarılmıştır. Büyük patlamadan
bu yana devam eden süreç maddesel dinamiklerle tümüyle açıklanmaktadır. Ne
yazık ki günümüz insanı bilimin yalnızca teknoloji yanıyla ilgilenmekte. Var
oluşunu madde ötesi güçlere dayandırmayı yeğlemektedir. Var oluşundaki
gerçekliğin peşine düşen insan sayısı giderek azalmaktadır. Bilimi teknoloji
olarak algılayan daha çok meta üretip, daha çok para kazanmanın aracı sanan
insanlar çoğalmaktadır. Bu durum çağımızın en büyük çelişkisidir.